Şiir Sarnıcı

DİLHAN, (BELGESEL NEHİR ŞİİR) İlk Birimler Erişime Açılmıştır.
Kitap

DİLHAN, (BELGESEL NEHİR ŞİİR) İlk Birimler Erişime Açılmıştır.

 

GİRİŞ

“Yaşadığım dönemin sosyo-politik, psiko-sosyal ve felsefi görünümü; şiirle nasıl yansıtılabilir,” sorusuyla başlayan masum bir tasarının çocuğudur Dilhan. ‘Uzan şöyle sere serpe dizimin dibine Dilhan/Mavi sabahından özet geçeyim’ dizeleri, bitimsiz bir nehir şiirin doğumuna ön ayak olmuştur. Dilhan’ı, ortalama altı yıl gibi bir sürede yazdım; her okuduğumda birkaç dize, birkaç sözcük değişikliğe uğramış ya da yeni birimler eklenmiştir. Bu süreçte, güncelin özetinden kalburun üstünde kalanlar şiire can suyu olmuştur. 

Dilhan, ne sözcüklere indirgenmiş ne anlam aranmaz mantığına bürünmüş ne de çağın söz geveleme şiirlerinden el almış bir şiir biçemidir. Koşulların ve güncelin cömertliğinden soyulmuş, travmaların gerçekliğinden alınmış, tutumların ironik yapısından kazınmış, gerçekliğin insana bire bir yansımasından doğmuş belgesel bir nehir şiirdir. Gerçekliği, günceli ve anlamı öncelediğinden dolayı şiir sanatının gereği olan; sözün duygu değer önceliği, sözcük cimriliği ve ses uyum tekniklerini zaman zaman göz ardı etmişimdir. Yazdıktan sonra gördüm ki Dilhan, dönemin psiko-sosyal ve sosyo-politik ortamını boy aynasına koyan belgesel bir nehir şiir olmuştur. Bu özelliğinden dolayı, sahne sanatlarında da kullanılabilir düşüncesiyle; konu, içerik, süreç, bütünlük, bağlaşıklık, tutarlılık, ritim, ezgi ve şiirsel akışa özel önem verdim. 

Benim anlayışıma göre şiir, sözü gevelemek değildir; iz bırakmış duygu, olay ve olguların alnının ortasından vurup sözün tokacıyla aklın kafasını gözünü yarmaktır. İnsanda doğuştan var olan estetik kaygı; ortam, uzam, coğrafya, teknik, zaman, eğitim, kültür ve bilgi birikimi gibi toplam değerlerle şekillenir. Yani durumsal estetik algı ve yargı, içinde bulunulan durumla doğru orantılı gelişir. Sözün gücü; duygu değeri yüksek bir biçimde ustaca bilincin ayrıntılarına dokunursa artar. Çünkü estetik algı, bu ayrıntıların kılcal damarlarından beslenir.

Şair insana seslenir. Bu yüzden şair, insanın yüksek ve araç değerlerinin içinde ve ötesinde bir görüye sahip olmalıdır ki görünmezleri, ayrıntıları ve duyarlı yanları bulup açığa çıkarsın; bunları şiir tekniğine uygun anlakta yer tutucu söze dönüştürebilsin… Ben, şiir manifestolarını, dünya şiir günü bildirilerini, şiire ölçüt giydirmeye çalışan şiir yazılarını, akademik kafaların yazdığı şiir yorumlarını dikkate değer bulmuyorum. Ne yazık ki bunların çoğu, şiiri bir sanat dalı olarak görmediği gibi onun felsefesinin önünden bile geçmeye cesaret edemiyor. Çünkü, şiir üzerinde düşünen varsa bile bu düşünürler, çoğunlukla geçmişin veya güncelin moda kalıplarına sıkışıp kalmış durumdadırlar.

‘NUN’lu uyaklar, Edebiyatımızın tarihinde uyak kusuru sayılır; ne var ki ben ‘n’ sesini seviyorum. Ayrıca ‘n’ sesinin, dilimizde ses benzeşim yelpazesinin bu kadar geniş olabileceğini Dilhan’ı yazarken fark ettim. Ses, sestir; uyum güzelse neden yoksun bırakalım ki sesleri onlar öyle demiş diye…

Bana göre şiirin sanat değeri; duygu değeri, anlam gücü ve söz sanatlarının görevdeşliğinden doğar. Olay ve olgulara bağlı anlam duygu değeri, söz sanatlarıyla bütünleşmeli ve bunların görevdeşliğinden daha nesnel bir yapı kurulmalıdır. Okur, dekor giydirilmemiş soyut sözü yeterince işleyemez; anlamlandıramaz. Okurun şiirle imgelem dünyasına girmesi, rastlantısal anlama ulaşması ve çağrışımsal imgelem kurması; anlamın duygu değerinin; olay, olgu ve dekorla pekiştirilmesine bağlıdır. Diğer bir söyleyişle, nesnel bağlılaşık kuramıyla iyi geçinmek gerekir. 

Özgün şiir, kendini okunanlardan ayırt ettirir. Belleğe tutunur. Ayrıca şiir, öyle bir anlam ve anlatıma sahip olmalıdır ki okurun duyumsadığı ancak tanımlayamadığı; farkına vardığı ancak dile getiremediği; ayırdında olmadığı duygu durumu ve ayrıntıları; açığa çıkararak görüntülemeli ve okurun duygularını ezmelidir. Şiirin şiir olabilmesi için; biçimden anlama, anlamdan anlatıma, sesten çağrışıma, coşumdan estetiğe kadar tüm varlık katmanları dengeli ve etkin kurulmalıdır.

Dilhan, yaşamsal deneyim ile toplumsal olgu ve olayların gözleminden doğan uzun soluklu bir şiirdir. Tanık olduğum çağın şiirsel bir yorumudur. Bu benim olay ve olguları görme biçimimdir. Abartı, aktarma, ironi, değinmece, değişmece, mizah ve benzetme gibi şiir teknikleri ile anlam ve söz sanatları, sanatın gereğidir. Kişi ya da herhangi bir kurumu hedef almaz. Bir anlamda yaptığım şey, yaşamsal gerçekliğin insan üzerindeki yansımasıdır. Okur; okuduklarını hangi olay ve hangi durumla özdeşleştirir, nasıl bir imgelem kurar, bilemem. Tamamen okurun dünya algısıyla ilgilidir. 

Dünyanın en güzel, güçlü ve yüce duygusu sevgidir. Sevgi ise güzellik karşısında büyüyen bir duyumsama eylemidir. Pek çok düşünürün söylediği gibi sanat, güzeli görünüşe taşımak, insanı güzel ve yetkin ruha ulaştırmaktır. Sonuç olarak insanda sevgiyi ve yaşam sevincini yaratmaktır. Sanat sevmektir; sevmekse şiirdir, şiirselliktir.                                                                                                                                     Eylül 2025, Narlıdere/İZMİR      
 
 
Sanatın yalanı olmaz Dilhan 
 hele şiir anadan üryan…
  
DİLHAN
 
Uzan şöyle sere serpe dizimin dibine Dilhan
            Mavi sabahından özet geçeyim
     Öyle tekdüze değil öykün; 
                        gazetelerde okunduğu
      ekranlarda göründüğü
Devre mülk ağızlarda çiğnendiği gibi…
       Coğrafyalar incisi
       Irmaklar köprüsü, denizler bukleti 
               hava, kara, deniz dört mevsim.
                        Uzamı güneş kültünden 
                              felsefesi insan özünden                           
                        Hamuru, canhıraş karılmış kan öyküsünden
            Kavuşamayan aşklar, aç uyuyan analar
                                   oyunsuz büyüyen kız kızanlar
Kazıklı kasırgalar hışmına uğramış topraklar ki
                                   her bir karışın örtüsü, 
                                                           oğul gönünden. 
 
 
Köksüzlük kaygısıyla ruhuna saldırılsa da bugün
  Arap çakşırına göz kırpmak moda olsa da mirim
     Tarihin derindir, öyküler atlası
            Coğrafyan üç kıt’a bilirim. 
                        Çağına yenilmiş bir zaman dilimi 
                                   At sürmüş göğsünde üzülürüm.
Her öykü bir bütündür
  İyisi, kötüsü, ölümlüsü, dirimlisi…
            Ötüken’den Sümer’e Anadolu’dan taa öteye
Susmak bilmeyen bir zelzele gibi
       Zaman çizgisinde kükreyişin
                        Dokunma vakarına Dilhan
     Zaman birbirinden ayrılmaz bir akış
       Ve gelişi güzeldir çoğu zaman geçmişe bakış
Neyse uzanmayalım taaa gerilere
Uzaklar sisten bir çarşıdır şimdilere
       Bakma baktırma arkaya, gel biz varalım
Önümüze serilmiş uzun mu uzun akşamlara
                        O akşamlar ki
                                    Gebeymiş meğer kısacık sabahlara
Aç yüzünü Dilhan gel dönelim biz
            Bütün zamanların kırılma noktasına.  
 
 
Karadeniz’den Akdeniz’e 
                                   sarışın bir öykü 
     Edirne’den Iğdır’a çağcıl aşklar düzülür
       Sakarya sıcağı, Dumlupınar ayazı, Belkahve sabahı
                        Belleğe nakışlıdır ya “Elifin Kağnısı[1]”;
                        Tarihin öylesine içten ki Dilhan
                                   Mayıs kuşluğu ve bir Ağustos tanyeri
                                               Uzun erimli öyküler düzülür
                        Yavuklunun işlediği oyalı mendil gibi 
Ayın göğsünde Anadolu süzülür 
            Öpüp koklayıp sevmezsem
                                               İzmir’in dağları üzülür. 
 
Seyit Onbaşı, Kara Fatma 
                        ya da Çakırcalı Efe
Soyunup dökünseler şöyle tarihin raflarına
  İnsan ağrısı doğar uygarlık rahminden Dilhan.
     Sırtlanlar üstüne çullanmış, 
            var mı dünyada ölümün, 
                        egemen olduğu alevli bir zaman
Bir sarı dev doğmuş ki yüzyıllara armağan
  Gövermiş taze güneşin yükseldiği yerler, gönenmiş.
       Sonrası; ya sonrası ne dersin!
            darbeler,
                       dalavereler,
                                    kavgalar, kıyımlar, kıvırmalar
                                               Sapmalar, çalmalar
                                   Yetki arsızı cahallar…
Tokluğun yokluğa tuzak kurduğu hımbıl bir köprüdeyiz ki
            Çok eski değil;
                                    Yakın zaman, çok yakın çağ! 
Elini siper et, eğil bak şöyle resme Dilhan 
            Güç yozlaşması fışkırıyor her bir yandan
Yaşmaklı coğrafyanın sandukalı kızları
  Demirden dağları eriten
            ata torunu değilmiş gibi
            Aslını inkâr için
                        Rivayetleri dolamış da kel başına
                        Gaibe merdiven dayar Dilhan…
   
Şiir, bilincin uzamı kadardır Dilhan
  Olmaz öyle dil yarmakla, söz gevelemekle 
            Sözcükleri eğip büküp dans ettirmekle
     Ne söylediğin bir fersah öteye
            Nasıl bir resimdir anlaklara salınan
            Akarsuyudur bir ruhun akarsuyu
                        Ne kadar duruysa o kadar coşkun akan.
Kim ne derse desin, şiir zıpkın sanattır
Bakma sen şiiri dil oyunu görenlere 
                        Takke fular taktırıp fır dönenlere 
                                               Şiir dediğin ufkundan sağılır. 
            Oturalım şöyle okyanusun sol köşesine
                        Katran koyusu yükümüzle
                                    Yaslanalım deltaların humuslu rahmine
                        Döndürelim evine şiiri 
     Uykuya daldığı o, laleli sabahtan…
     Barbarizmi atalım bir yana bugün
                        Gel biz sözü
                        akıl kaşıyıcı elleriyle çizelim kor yüreklere
                                               Öyle bir çizelim ki
                                                           anadan üryan.  

 
Çehresi pörsümüş bir bulutuz
     ne yağmur ne boran olur
                        ne de kar yağar bizden
Şiir yazarız ya da sokakları kalabalık süsleriz. 
Kimi kul olabilme azminde
     Kimi kıl-çuval özentisinde
             Kimi insan kalabilme derdinde
  Damarlarımıza sızmış zehirli bir solucan
            İçin için sürünüyor 
                        Bazen kadın bazen kız bazen fidan
                                   her an yürek yıkan yeni bir kurban.
  Atı alan Üsküdar’ı geçmiş
       Gülhane Parkı’ndaki ceviz ağacı yok artık[2]… 
            Eski bayramlar ne kadar da kabuk değiştirmiş
                        Çağ post atıyor,
                                   eski post kime, neye kısmet 
            Kapı önlerini süpüren evcimen teyzeler
                                   Hocahatun evlerinde 
                                               gülsuyu kokulu sohbet…
Kahkaha masaları, günah kapısı
                 Şadırvanlar terbiye kamçısı
                        Rivayetten soyulmuş kıssalar ahlâk rabıtası
            Ne diyeyim Dilhan, rayında tren
                                                           Akla ne gerek…
 
 
Nereden nereye bilir misin Dilhan?
  Menekşe gibi açan kızların gülüşünden
     Şark ezilmişliği üstüne kurulan cennete
            Tahtırevan üstünde 
                                   Güle oynaya gider gibiyiz.
Çağdaş dünyanın gümüş hançeriyle 
            İnsanlık avına 
                        pek yakın günlerdeyiz.
       Kalsak ayrı bir dert,
                         gitsek bu kervan yolda bırakılmaz.
Kurduğumuz rota tuttuğumuz yol
Saçaklı bir coğrafyanın hışmına kurban
            Ah şu gömülü zaman ve insan denen varlık 
Aklını asmış da çöl yeline
            Merhamet dilenir ondan bundan 
                        Ne dersen de, kılı kırk yarar da 
                                   olmaz böylesi körtapan.                                              
 
Ucu açık bir denklem neresinde durursan dur
  Azıcık aşım kaygısız başım desen de olur
       Tanıksın da dilin varmaz söylemeye
            Aykırıysa sözüm 
                                   bilirim ağrıyacak başım.
       Nasıl olsa tıkır tıkır emirlere gebe yasalarımız
            Hüküm kesin, 
                        suç peşinden uydurulur. 
Doğru, durduğun yere göre değer alır Dilhan
Sinekten zeytinyağı çıkarılır oldu bugünlerde
     En iyi sen bilirsin 
            ister yasa olsun ister tasa
                        Gıdıklandığı yerden kokar.
     Hesaplaşmanın en ağrılısına tanık 
       Daha dündü beşiğine yatırdığım ıpıslak ülkünün…
                                   Korkma Dilhan zaman ilaçtır; 
                                                           taş gediğini bulur
                        Felsefe uygun, temel sağlam; 
                                               çağ ışığını her türlü alır… 
 
 Nasıl da yağlı döngü 
                   şu akıl yakan bağıntılar
Yasalar dizginli, operasyon emre maruz
Aymazlık enflasyonu zaptiye sokaklarda
Saflığını yitirmiş dökme çark 
                                          tutmaz ayar.
   Kime gidersen git Dilhan
       Eşraftan değilsen
 çaldığın her makam kapı-duvar.
Görürüm pişkinliği kanıksadı bu devir
                        Söz askıda ateş gibi
Ne gelenek ne yasa ne örf adet
                        Taraftara göre yakılan yıkılan kurulan bir bulvar
   Gel biz yüzleşelim
  korkularımızla, saplantılarımızla 
Yüzleşelim 
ölümlerdeki ellerimizle
Yüzleşelim 
kirimizle, kinimizle
Ve yüzleşelim 
karanlıktan doğma yüzlerimizle
            Sokalım kirli ilişkiler ocağına bir çomak
Dağılsın ne varsa; sarı, kırmızı, mor…
   
Bilmek zor değil; 
            oyun ortada Dilhan 
  Utkumuz, 
            masallar kuyruğunda kimsesiz
                        Köküne saldıran sırtlan sürüsü 
                                               bizim kalıntı soylumuz.
Ülkemi ülkemden kurtaran gedikli kalabalık
     Harman yerinde dört başı mamur 
                                               Deli Dumrul.
     Ne orada ne burada yangın benim ciğerimde
       Uydur kaydır, uçur denizaşırı öz oğul cevherini 
            He bakam de bakam söyle kolay makam… 
                  Ne vekil ne bakan ne vali ne de kaymakam… 
            Sürgit yollar aynı, diller aynı, ziller aynı
                        Ekmek askıda, 
                                   çorba bulamaç, 
                                                           işimiz işsizlik… 
                        Olan bizim aşa, 
                                               kara kış bizim başa Dilhan.
 
  
Sayma akıl düşkünü eskiye özlemlileri
  Gün ola ayıkırlar Kün[3]ün doğduğu yeri…
     Şu şark çıbanı denen sürgün, 
                                               akla salgın
Bilmezsin nasıl görkemli yoksulluktur;
  tıpkı semer gibidir akıl kuraklığı
     Gelen de yükler giden de Dilhan
       Ne yol senindir ne yük ne de ayaklar
            Sancılıdır soluğun,
                                    tutuludur arpalıklar
Yasa bir yana ilke bir yana ülke bir yana
     Ne güzel huyludur bu cıngıllı akrabalıklar           
            Nereden nereye akar bu zamanda 
                         Aydınlığı sırlayan tuhaf  kalabalıklar   
            Aklım tarazlı, 
                                   gözlerim utanç tuvali
                        Dalga geçer gibi anlağımda at oynatır
                                   Sadaka tayınlı, 
                                               köpüklü ahbaplıklar!
Enseyi karartma Dilhan
            Kumdan heykel gibidir
                        Ambar nöbetine yazılmış
                                    Mevsimlik kalabalıklar…

  
Neler çektin neler kalkıp bir duysan
       Sarıklıdan, kavukludan
                        molladan, 
                                   yarım imamdan
                                               ilkel zekâdan.              
  Ismarlama makamdan, 
                        nöbetçi bakandan,
                                   nefretten,
                                               hasretten, 
                                                           Dökme akıldan.  
  Nasıl yıldı insanın, hem de nasıl Dilhan
 Çakıldaklı kaplandan
            sözde feriştahtan 
                        yapay düşmandan
            Tahakkümden, ayırmadan, kayırmadan
     Ütülü beyin 
                        çakma kumaştan.
            Uzanıp alnından öpesim gelir b/ademlerin
                        Sonunda seksen milyon 
                                   enkaz “yarattı her yaştan.[4]
 
  
Söylesem görür müsün Dilhan, 
                        Tünelin neresindeyiz?
     Kadın eliyle 
            kadınlığın kefeninin biçildiği
                        Erkek diliyle 
                                   insanlığın şiddete itildiği 
Güvenliğin,
             hasıraltında ciğerinin söküldüğü
                        Gün gün ki adalete 
                                   kösele kılıf dikildiği 
İklime göre suç, 
            kişiye göre doğru üretildiği
                        Kalçası oynak bir köprüde kına gecesindeyiz.
     Bu kadar da olmaz akıl dışı,
Cascavlak pişkinlik desen de
       Aklımızı fırınladık,
                         kınalandık sıramızı bekleriz.
Masallarla beslenen Dilhan
Sorun çözmez, sorun üretir biliriz
            Daha söylenecek çok şey var saklama yüzünü
       Derler ki bulaşır, 
            utanç denen o gamlı duygu 
                        Öyle de bulaştığını 
                                   hiç görmedim bu nasırlı yüzlere…
  
 
Duyup susarsın kaygılarımın kokusunu 
            Görüyorum, 
                        Kapısı kilitli örendir dilin
Sen diyemesen de ben derim senin yerine
  Şair ergenliği benimkisi on ikidendir dizelerim.
     Dön yüzünü bak bakalım seyran bağlarına
       Uydur kaydır öyküler gündemimiz
            Aslını örtmenin yıllanmış kurnazlığı.
Yalana sultan kavuğu giydirenlerdeniz 
  Hükmetme arzusu başa bela bu günlerde
     Bıyık altına bırakılmış yetkiler sürüsü
       Gece yarısı düzenlemeler ülkesindeyiz
Söylemler övünmelik, dil saldıray
                                   rakamlar yapay                                 
  Adaletin siparişle iş bağladığı günlerdeyiz.
            Daha nedir ki bunlar Dilhan;
                        Uyruğuyla sorunlu, 
                                                 kalantor besleyenlerdeniz.
Boşuna dememiş Üstat:
  “… kaçarken kimi itini, kimi bitini, 
kimi de p*çini bıraktı” diye
Yoksa nasıl renklenirdi camlarımız Dilhan…

Göğüne sızan sağanak gölgeler
  Yaralarımı deşer onulmaz yerlerimde.
     Kapanmaz,
             örtünsem de bütün sabahları
                        Nasıl kaymaklı zaman, 
                                   yoksul teni emmek olağan.
Damarlarına sızmış gamlı şu öykü 
  Uzun uzun okunup yazılır her bir taraftan  
       Ne yağ yapılır ne de vazgeçilir yağdan.
Bu da iş mi deme,
        Vergi yükümüz bile sakal bıyık farkından
  Herkesin öyküsü kendine günceldir Dilhan
Bakma sen ufkumun daralıp kısaldığına 
            Tükenmez yollar, açılır çıkmaz sokaklar
                                               haber bekliyorum aklımdan. 
Kuşkuluyum çağımdan           
Gördükçe
             İlkel zekâ heybetini 
     Duydukça 
            Balbulaşıkların 
                        Yanlışı, yalanla doğrulama şehvetini… 

Hikmet miyiz, 
            ümmet miyiz, 
                        millet miyiz; 
     Nereden geldik, neredeyiz
            Kimliğinle
                        isminle derdimiz tasamız
            Cumhuriyetle, 
                                   kurucularıyla, 
                                               çağla kavgamız
                        Nasıl bir dumanlı kafanın işidir Dilhan? 
“Kurt sisli havayı sever” derdi dedem
       Dağlarımıza sis mi çöktü
                                   kurtkapanına mı bastık?
Karanlığın kahramanı
                        akıl kırıştıran işlere tanığız
       Yolsuzluk, iş bitirme mahareti
     Hukuksuzluk, adaletin faytonu oldu
Adına demokrasi diyorlar da geç onu bir kere
     Çıkarsız ilişkinin yadırgandığı bir zamandayız.
            Milletin efendisi ülküsüne sadık bilirdik 
                        Yapmadım, görmedim, duymadım sinsiliğini geç
Bal gibi
            çöl fırtınasıyla yuvarlanıyor filikamız.
 
 
İç dökme değil endişeyle söküldüklerim
       Şeytan taşlamaya benzemez; 
                                   bu iş insan öyküsü. 
Acıların kalabalığındandır akrabalığımız 
     Kaygının ağırlığındandır yakınlığımız
            Korku dışında sevmeyi öğretmediler ki.
Bakma sen, her öykünün kalabalık durduğuna
     Aslında her öykü kendinin yalnızıdır
            Gördük ki; 
            Kimse kimsenin tasasından ıslanmazmış Dilhan.

Ah daha açık söyleyebilsem içimde yananları
     Görebilsen çehrene sürülen talanları
       Ne sen katlanabilirdin 
                                   ne de ben…
Dışardaki yelden umut bekleriz
  Evimizdeki ilkel akıl yorganımıza el atmışken 
       Ölümlere saf durmada pek saygılıyız, 
                                               elimiz yokmuş gibi
       Gümüş saplı neşter, 
                                   daha vurmadan söyler sözünü 
            Bize her gün bayram demek; 
                                               elimi öpüşünden belli…
 

Karalanmış bir kere Dilhan 
       ruhunun tonozları
            Temize çeksek bile izi kalır, 
                                   çimlenir.
Şık elbiseler giydirilmiş ahu gözlü yanılgılara
Makam sarhoşluğuna sığınmış
   Ismarlama yetki, 
uydu taşeronlara 
Kehribar dizeler kondursak 
                                   anlam yavan demlenir.
Nasıl bir bağlaşmanın içindeyiz, 
                                          tenimi yüzüyor.
Uygarlık, tezgâha düşmüş pazar güzeli,
Felsefenin kirini süzdüren kadim kültür
            Gerçeklikten ırayan turfanda çocuklar…
Çaldıkça okul zillerini pırıl pırıl gözlere 
            Göğsüme yükselen ilkel bir form ki 
                                   Genetik hırkalı ulema meseli…
     Ne kadar şaşırsak azdır Dilhan
            Milletin eğitim yuvalarında
                        Hurma şıralı öğretmenden hocadan 
                                    Çocukları koruma vardiyası
Hangi aklın kıyametidir duysan… 
 

Güncelin uğultusu yüzümde alev alev
Ne zamandır izliyorum 
karanlığın göz kırpışını
Beraat etmiş bir eşkıya soyluluğu
       Yapısöküm çabanın dengesiz kantarı
                        Üst üste yığıyor
                         telve telve süzülen sarhoşluğu
Yıkılan her çağdaş yapının arkasından
       Ağrılarım aygırlaşıyor
Ağzını büzüp susturacakmışım gibi boşluğu.
Salt güncelin sorunu değil bu Dilhan
     Otanmaz bir yaraydı
Kıldan tüyden mürekkep
            Aidiyeti sorunlu merdiven altı loşluğu. 
                                   Göğsüm daralıyor, nefesim kesiliyor.
Aklın tanrılara kurban edildiği günden beri 
Dönem dönem aymazlığın şimşir çubuğu
Pamuk tenine kavgan yüzünü sürüyor.  
        Sağa da yalansak sola da
                İçimizde elsiz ayaksız sansarlar yüzüyor
Birini kovsak diğeri beynimizi kemiriyor
     Yansak da, didinsek de üzülsek de Dilhan
Halkın menzili ne kadarsa 
     O kadar erinci, adaleti hak ediyor.
Arap yağı sürülmüş coğrafyanda
           Bizim payımıza da tarihi süzmek düşüyor… 

 
Kokuşmuş ilişkiler merkezinde öykülerimiz
     Ne kadar uzak olursa o kadar temiz kalabiliriz.
            Görünürde çağ atlıyoruz, 
                        kıskanıyor dünya
            Kurşun döktürelim
                                    işimiz oraya kaldı Dilhan.
Bir çizgi çekelim şu kaygıların üstüne
  Duyulmaz olsun ne kadar olursa artık.
     Kırmızı karanfil büyütelim kadehlerde
       Bizden uzak, 
            hem de çok uzak o güzel günlere
                        Sağduyu buradan da geçecek,
                                                                      bilirim…
Çıkmadık canda umut vardır, derler
            Her gelen kuşak özgür doğar 
                          özgür doğacak
                                   İnsan bu; umudu kucak kucak
                                                                       İnanırım…
Doru atları mavi düşleriyle
     Yürüyen dilsiz gençler
            Islıklarıyla gelip buradan da geçecekler 
                        Utanç müzelerinde Dilhan
            Balbulaşıkları, haramileri
Kendi dillerince misafir edecekler
                                   Şimdiden görürüm… 
  
 
Şöyle bir kurcalarsan yerüstünü Dilhan
Güneyinde 
          insan etine kurşun sıkan
                        Kentlerde 
                                   deveyi hatabıyla yutan
                                               Tam ortasında 
                                                           hazineye olta atan
                        Tepesinde insanı insana tutuşturan
                                   Diğer taraftan talanı talanla örten
                        En acısı da unvanıyla salyalar akıtan 
                        Ne çakallar ne kravatlı aslanlar arasındayız.
     Hele yeraltı var ki ben oraya hiç değmiyorum.
            Biliyorum şiirde sözlü saldırı, 
                                   havlu atmaya benzer
                        İtici görme dizelerimi 
            Ben şiire sığanları söylüyorum
Ne yapayım Dilhan 
      İçindekileri sayıklamak değil ki şiir
            Bazen sezdirmek bazen çağrıştırmak
                        Bazen de vurmak, 
                                   tam alnının ortasından. 
Ne kadar incelsem az, anlıyor musun?
            Ateş bacayı sarmış derler ya tam da öyle
                        Yakut başaklarının mıncıklandığı
                                                           cayır cayır bir harman… 
(....)
(DEVAM EDECEK)


[1] Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Mustafa Kemal'in Kağnısı şiirindeki “Elifin kağnısı”

[2] Naızm Hikmet R., “Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında”
[3] Eski Türkçede; güneş, gün ışığı
[4] B.K.Çağlar ve F.N.Çamlıbel/Onuncu Yıl Marşından alınma sözlerdir.
522 görüntüleme
0 beğeni 0 yorum

Yorumlar

(0)

Yorum yapmak için giriş yapın

Giriş Yap

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yapın!